ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan ve Mart 2026 itibarıyla bölgesel bir savaşa dönüşen süreç, Ankara ile Tahran arasındaki ilişkileri de yeni bir sınamadan geçiriyor. İlk bakışta iki ülkenin benzer bir çizgide durduğu düşünülebilir: Türkiye, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını uluslararası hukukun ihlali olarak nitelendirdi; diplomasiye dönülmesi çağrısı yaptı ve savaş başlamadan önce de Washington ile Tahran arasında arabuluculuk arayışında bulundu. Ancak tablo bundan ibaret değil. Ankara, bir yandan İran’a yönelik saldırıları eleştirirken, diğer yandan Tahran’ın Körfez ülkelerine dönük misillemelerini de “kabul edilemez” buldu. Bu ikili tutum, Türkiye’nin İran’la tam bir siyasal yakınlaşmadan çok, krizin kendi sınırlarına taşmasını önlemeye dönük kontrollü bir denge siyaseti izlediğini gösteriyor.
Aslında savaş sonrası dönemde Türkiye-İran ilişkilerinin ana ekseni ideolojik dayanışma değil, karşılıklı zararı sınırlama arayışı olarak görünüyor. Türkiye, hem Washington hem de Tahran’la konuşabilen az sayıdaki bölgesel aktörden biri olarak kendisini tamamen bir cepheye bağlamak istemiyor. Türkiye açısından öncelik, İran’daki savaşın daha geniş bir bölgesel çöküşe, yeni bir mülteci hareketine, sınır güvenliği krizine ve enerji hatlarında kalıcı sarsıntıya dönüşmemesi. Bu nedenle Ankara’nın söylemi sertleşse de, pratiği temkinli kaldı: ne İran’la açık bir bloklaşmaya gitti ne de Batı kampının İran karşıtı çizgisine tam olarak eklemlendi.
Bu ihtiyatın en somut nedenlerinden biri coğrafya. Türkiye, İran’la uzun kara sınırına sahip ve savaşın ilk günlerinde sınır kapılarında belirsizlikler, geçişlerde gecikmeler ve güvenlik tedbirlerinin artırılması gündeme geldi. İran tarafından Türkiye’ye geçmek isteyen kişiler açısından sınırda karmaşık bir tablo oluştu; Ankara ve Tahran resmen kapıların açık olduğunu söylese de pratikte geçişlerin sorunsuz işlemediği görüldü. Bu durum, Türkiye’nin İran’daki istikrarsızlığı yalnızca dış politika başlığı olarak değil, doğrudan iç güvenlik ve göç yönetimi meselesi olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Savaş uzadıkça Ankara’nın Tahran’la ilişkisinde duygusal değil, sınır odaklı ve güvenlik merkezli bir dilin ağır basması bu yüzden şaşırtıcı değil.
Ekonomik boyut da iki ülkeyi birbirinden koparmayı zorlaştırıyor. Türkiye ile İran arasındaki ticaret hacmi sınırlı olsa da özellikle enerji, sınır ticareti ve bölgesel transit açısından önemini koruyor. Savaşın Hürmüz Boğazı ve enerji altyapıları üzerindeki baskısı, Türkiye için İran’ı yalnızca bir komşu değil, aynı zamanda bölgesel ekonomik istikrarın kırılgan unsurlarından biri haline getiriyor. Bu nedenle Ankara’nın Tahran’la köprüleri atmaması yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ekonomik bir zorunluluk olarak da okunabilir.
Bununla birlikte mevcut tabloyu “Türkiye ile İran arasında stratejik yakınlaşma” olarak değerlendirmek yanıltıcı olur. Savaş, bazı başlıklarda taktiksel bir yakınlaşma yaratsa da çıkar farklılıkları devam ediyor. Türkiye, İran’a yönelik dış müdahaleye karşı çıkarken aynı zamanda İran’ın bölgesel eylemlerinin yeni istikrarsızlık alanları üretmesinden de rahatsız. Ankara, kendisini Tahran’ın uzantısı olarak değil, çatışmayı sınırlamaya çalışan ayrı bir aktör olarak konumlandırmaya çalışıyor. Bu nedenle iki ülke arasındaki ilişki bugün bir ittifaktan ziyade, ortak risk algıları ile karşılıklı güvensizliğin iç içe geçtiği kırılgan bir denge niteliği taşıyor.
Önümüzdeki dönemde belirleyici olacak temel soru, bu ilişkinin geçici bir kriz koordinasyonundan mı ibaret kalacağı, yoksa daha kalıcı bir işbirliğine mi evrileceğidir. Mevcut göstergeler, ikinci seçeneğin henüz güçlü olmadığını ortaya koyuyor. Türkiye, İran’daki büyük bir zayıflamanın kendi çevresinde daha derin bir jeopolitik boşluk yaratacağını düşünüyor; ancak aynı zamanda daha güçlü ve daha iddialı bir İran’ın da bölgesel dengeler açısından sorun üretmeye devam edeceğinin farkında. Bu nedenle Ankara’nın hedefi İran’la yakınlaşmaktan çok, İran’daki krizin yönetilebilir seviyede tutulmasıdır. Sonuç olarak Türkiye-İran ilişkileri bugün dostluktan çok zorunlu komşuluk, stratejik ortaklıktan çok kriz yönetimi çerçevesinde şekillenmektedir.
Yazar: Ali Alemdar
Kaynak: Ermeni Haber









