Son yıllarda Türkiye’nin dış politikasında, Ankara’nın geleneksel diplomatik faaliyetlerinin ötesine geçen bir eğilim giderek daha belirgin hale geliyor.
Türkiye, kendisini yalnızca bölgesel süreçlerin bir aktörü olarak değil, aynı zamanda güvenlik mimarisini şekillendiren ve bu güvenliği sağlama kapasitesine sahip askerî gücü bulunan bir devlet olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Bu bağlamda, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın 7 Ağustos’ta Mekke’de imzaladığı “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” (Mekke İttifakı) özel önem taşıyor. Anlaşmanın temel hükümlerinden birine göre, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırı, üç tarafın tamamına yönelik bir saldırı olarak değerlendirilecek. Anlaşma ayrıca kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesini, savunma iş birliğinin geliştirilmesini ve askerî koordinasyonun artırılmasını öngörüyor.
Mekke Anlaşması’nın önemi, kapsamında varılan mutabakatların somut adımlara dönüşmeye başlamasıyla daha da belirgin hale geliyor.
Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları karşısında Ankara, Riyad ve İslamabad, anlaşmada öngörülen kolektif caydırıcılık mekanizmalarını devreye sokma kararı aldı. Üç ülke, Suudi Arabistan’a askerî güç ve askerî unsurlar gönderilmesi ve bunların hızlı şekilde konuşlandırılması konusunda açıklama yaptı.
İşte Mekke Anlaşması’nın daha geniş stratejik önemi de burada ortaya çıkıyor. Anlaşma artık üç ülke arasındaki siyasi dayanışma veya savunma işbirliğiyle sınırlı kalmıyor; anlaşmanın hayata geçirilmesi, Türkiye’ye Suudi Arabistan topraklarında, artık ittifak yükümlülükleri çerçevesinde askerî varlık bulundurma imkânı sağlıyor.
Dahası, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Eylül ayında yaptığı açıklamada, Suudi Arabistan’ın özellikle teknik nitelikteki askerî ihtiyaçları söz konusu olduğunda Türkiye’nin destek sağlamaya hazır olduğunu belirtmişti.
Bu çerçevede Mekke Anlaşması, Ankara ile Riyad arasında son yıllarda giderek derinleşen stratejik ilişkilerin yeni ve doğrudan askerî iş birliği düzeyine taşınmasını sağlayan bir platform olarak değerlendirilebilir.
“Terörsüz Türkiye”den “Terörsüz Bölge” vizyonuna
Burada, Mekke sürecini Türkiye’nin son dönemdeki iç ve dış güvenlik politikalarıyla ilişkilendiren bir diğer önemli hususa da dikkat çekmek gerekiyor.
Ankara son dönemde “Terörsüz Türkiye”, bunun daha geniş bir çerçevesi olarak da “Terörsüz Bölge” anlayışını öne çıkarıyor. İlki başlangıçta ağırlıklı olarak Türkiye tarafından terör örgütü olarak tanımlanan Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) silah bırakması, feshedilmesi ve Türkiye içinde güvenlik açısından yeni bir dönemin oluşturulması bağlamında sunulurken, ikincisi bu yaklaşımın ülke sınırlarının ötesine taşınmasını öngörüyor.
Bu nedenle Mekke İttifakı, söz konusu anlayışın dış politikadaki yansımalarından birinin ortaya çıkmasının uzun sürmediğini gösteriyor.
Ankara’nın resmî yorumuna göre anlaşma herhangi bir ülkeye karşı oluşturulmuş bir askerî cephe niteliği taşımıyor. Türkiye’deki iktidar çevreleri anlaşmayı, Suudi Arabistan’ın sivil ve ekonomik altyapılarına yönelik saldırılara karşı koymayı amaçlayan bölgesel güvenlik ve kolektif caydırıcılık mekanizması olarak sunuyor. Türkiye’de hükümet temsilcileri ayrıca Mekke ve Medine’nin kutsal mekânlar olarak korunmasına ve Türkiye’nin bu mekânların güvenliği konusunda sahip olduğu “tarihî sorumluluğa” vurgu yapıyor.
Bu yaklaşım dikkat çekici. Türkiye, “Terörsüz Bölge” anlayışını artık yalnızca kendi topraklarıyla sınırlı tutmuyor. Güvenlik tehdidi bölgesel bir tehdit, bu tehdide karşı mücadele ise bölgesel bir sorumluluk olarak ortaya konuluyor. Bu sorumluluk askerî güçlerin konuşlandırılması şeklinde somutlaştığında ise siyasi bir anlayış, somut bir güvenlik aracına dönüşüyor.
Türkiye’de Suudi Arabistan’a asker gönderme kararına nasıl tepki verildi?
İktidar ve iktidara yakın çevreler, Mekke İttifakı’nı ve Suudi Arabistan’a askerî destek sağlanmasını, bölgesel güvenliğin korunması ve İslam dünyasındaki dayanışmanın güçlendirilmesi açısından stratejik bir gereklilik olarak değerlendiriyor. Hakan Fidan ve TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Husilerin saldırılarının caydırılması gerektiğini ve taraflardan herhangi birinin güvenliğinin diğerlerinin kolektif güvenliğinin bir parçası olduğu anlayışını vurguluyor.
Bu yorum çerçevesinde Türkiye, Yemen veya Suudi Arabistan’daki çatışmalara müdahil olan dış bir güç olarak değil, bölgesel güvenlik sisteminin sorumlu bir aktörü olarak konumlandırılıyor.
Muhalefet ise konuya tamamen farklı bir açıdan yaklaşıyor. Muhalefet partileri, Türkiye’nin Orta Doğu’daki askerî ve dinî çatışmaların doğrudan tarafı haline gelmesi riskini sert biçimde eleştiriyor. Bazı muhalif siyasetçiler bu politikayı “maceracılık” olarak nitelendirerek Türkiye’nin bölgede yeni askerî krizlerin içine çekilebileceğini savunuyor.
Özellikle parlamenter denetim konusu da tartışmaların odağında. CHP milletvekili Namık Tan, anlaşmanın hukuki dayanağını sorgulayarak, muhalefete göre bu tür askerî yükümlülüklerin kapsamının ve olası asker konuşlandırma sürecinin yeterli şeffaflık ve parlamenter denetim çerçevesinde yürütülmediğini eleştirdi.
Bu noktada muhalif görüşleriyle bilinen gazeteci Hüseyin Günal’ın tepkisi de dikkat çekiyor. Günal, Türkiye’nin Suudi Arabistan’a asker gönderme kararını eleştirirken, bu adımın ABD’de olumlu karşılanmasına dikkat çekti.
Günal, X hesabından yaptığı paylaşımda ABD Kongre üyesi Joe Wilson’ın açıklamasına da yer verdi. Wilson, “Mekke Savunma İttifakı”nı “Orta Doğu’nun NATO’su” olma potansiyeline sahip bir yapı olarak nitelendirerek, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a Husilere karşı ittifakı harekete geçirdikleri için teşekkür etti.
Bu değerlendirme, Washington’ın tamamının tutumunu ne ölçüde yansıttığından bağımsız olarak başka bir açıdan önem taşıyor. Söz konusu yaklaşım, Mekke İttifakı’nın yalnızca üç Müslüman ülke arasındaki bir savunma anlaşması olarak değil, aynı zamanda Orta Doğu’da yeni bir çok taraflı güvenlik platformunun oluşturulması açısından bir fırsat olarak görülebileceğini ortaya koyuyor.
Nitekim Türkiye’deki iktidarın resmî yorumları da anlaşmayı “Terörsüz Bölge” hedefiyle ilişkilendiriyor. Türkiye’nin resmî kaynakları, anlaşmayı bu hedefe katkı sağlayacak bir adım olarak nitelendirirken, aynı zamanda herhangi bir ülkeyi hedef almadığının altını çiziyor.
Askerî müdahil olmanın diğer boyutu: Mekke İttifakı çerçevesinde Suudi Arabistan’a askerî destek sağlama kararı, Türkiye’de olası güvenlik riskleri açısından da değerlendiriliyor. Türk Deniz Kuvvetleri emekli tümamiral Yankı Bağcıoğlu, Türkiye’nin Yemen’de saldırı amaçlı operasyonlara başlaması veya doğrudan bir askerî çatışmaya dahil olması halinde, Türk birliklerinin ve Türkiye ile bağlantılı ticari gemilerin Husilerin saldırılarının hedefi haline gelmesi riskinin göz ardı edilemeyeceği uyarısında bulundu.
Bağcıoğlu ayrıca açık kaynaklarda Husiler ile Somali’de faaliyet gösteren terör örgütü Eş-Şebab arasında silah, lojistik ve teknik iş birliğine ilişkin yer alan bilgilere dikkat çekti. Bağcıoğlu’na göre bu husus, özellikle Somali ve Aden Körfezi’nde Türkiye’nin askerî, ekonomik ve deniz ticareti alanındaki çıkarlarının korunması açısından dikkate alınmalı.
Bu değerlendirme önem taşıyor. Çünkü Mekke İttifakı’nın olası sonuçlarının diğer boyutuna işaret ediyor: Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlamak amacıyla Türkiye’nin askerî olarak müdahil olması, Türkiye’nin kendisi açısından da yeni güvenlik riskleri yaratabilir. Ankara’nın bölgedeki varlığının ittifak kapsamında caydırıcılık ve savunma desteğiyle sınırlı kalması farklı bir tablo ortaya çıkarırken, Yemen’deki çatışmaya doğrudan askerî katılıma dönüşmesi ise tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.
Ankara’nın yeni ‘güvenlik coğrafyası’: Suudi Arabistan
Tüm bunlar içinde belki de en önemli değişim coğrafi nitelik taşıyor.
Türkiye son yıllarda Suriye ve Irak’ta askerî varlık bulundururken, Libya’daki gelişmelere aktif şekilde müdahil oldu ve Katar, Pakistan ve diğer ortaklarıyla askerî ve savunma işbirliğini genişletti. Şimdi ise Suudi Arabistan, bu güvenlik coğrafyasında özel bir yer edinmeye başlıyor.
Bu durum, Suudi Arabistan’ın Orta Doğu’daki sıradan bir ortak olmaması nedeniyle de önem taşıyor. Suudi Arabistan, Körfez’in kilit ülkelerinden biri, İslam dünyasının en önemli merkezlerinden ve bölgesel güç dengesinin başlıca aktörlerinden biri konumunda.
Dolayısıyla Türkiye’nin Suudi Arabistan’daki askerî varlığı uzun vadeli bir mekanizmaya dönüşürse, bunun anlamı Husilerin belirli saldırılarına verilen bir yanıtın çok ötesine geçecektir.
Bu durum, Ankara’nın kendisi için yeni bir rol tanımlamaya çalıştığı anlamına gelebilir: Türkiye artık yalnızca kendi sınırlarının güvenliğini sağlayan bir devlet değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik sistemlerini şekillendiren ve bunların askerî boyutunu sağlayan bir aktör olma yönünde ilerliyor.
Mekke Anlaşması da tam bu nedenle tek bir askerî kriz çerçevesinde değil, Türkiye’nin dış politikasındaki daha geniş dönüşüm bağlamında ele alınmalı. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında daha önce ayrı ayrı gelişen ikili ilişkiler, artık ortak bir stratejik platformda birleşiyor.
Bu anlaşmanın Türkiye açısından öneminin yalnızca Ankara ile Riyad arasındaki stratejik bağları güçlendirmesinden kaynaklanmadığını da belirtmek gerekiyor. Anlaşmanın daha önemli sonucu, Türkiye’nin bu çerçevede askerî güçlerini Suudi Arabistan’a konuşlandırmaya hazır olmasıdır. Ankara bu adımla ittifak yükümlülüğünü somut bir askerî varlığa dönüştürürken, güvenlik politikasının coğrafyasını da Basra Körfezi bölgesine kadar genişletiyor.
Ancak askerî güçlerin konuşlandırılması aynı zamanda yeni sorumlulukların ve risklerin üstlenilmesi anlamına geliyor. Türk askerlerinin bölgedeki görevi Suudi Arabistan’ın savunmasıyla sınırlı kalabilir; ancak bu durum Yemen’deki çatışmaya doğrudan müdahaleye dönüşürse Türkiye, askerlerini olduğu kadar bölgedeki ekonomik ve denizcilik çıkarlarını da riske atacak şekilde Husilerin saldırılarının hedefi haline gelebilir.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması, Türkiye’nin bölgesel hedefleri ve bunların olası sonuçları açısından önemli bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir. “Terörsüz Bölge” anlayışı bu kez ilk defa somut bir askerî boyut kazanırken, Türk askerlerinin Suudi Arabistan’da konuşlandırılması, Ankara’nın bu yeni rolünü yalnızca siyasi açıklamalarla değil, askerî varlıkla da güçlendirmeye hazır olduğunu gösteriyor.
Kaynak: Ermeni Haber



