7 Ağustos’ta Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan ortak savunma anlaşması henüz tüm yönleriyle ortaya çıkmış değil. Belgenin bazı ayrıntıları aşamalı olarak açıklanırken, üç ülke artık yalnızca siyasi karşılıklı destekten değil, ortak askeri tatbikatlardan, savunma sanayisinden, askeri teknolojilerden ve olası yeni üyelerden de söz ediyor.
Türkiye, anlaşmaya Mısır’ın da dahil edilmesini istediğini açıkladı. Kahire’nin gerçekten girişime katılması halinde Mekke Anlaşması’nı artık yalnızca üç ülke arasındaki bir savunma anlaşması olarak değerlendirmek zorlaşacak. Anlaşmanın coğrafi kapsamı ve siyasi ağırlığı değişecek. Böylece Arap Yarımadası, Kızıldeniz, Kuzey Afrika ve Güney Asya gibi birçok stratejik bölgeyi birbirine bağlayan bir yapı ortaya çıkabilecek.
Mekke Anlaşması, taraflardan birine yönelik silahlı saldırının tüm taraflara yönelik bir saldırı olarak değerlendirileceği ilkesine dayanması nedeniyle sıklıkla NATO’nun Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesiyle karşılaştırılıyor.
NATO’nun 5. maddesi, onlarca yıl içerisinde oluşturulmuş komuta, istihbarat, lojistik ve askeri altyapı çerçevesinde işliyor. Mekke Anlaşması ise henüz böyle bir kurumsal derinliğe sahip değil. Zira Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan bu yapıyı adeta aşağıdan yukarıya doğru inşa etmeye çalışıyor.
İlk aşamada siyasi mutabakat, ardından savunma ve dışişleri bakanlarının yanı sıra silahlı kuvvetlerin komuta kademesinin katılımıyla sürekli koordinasyon mekanizmaları oluşturulması öngörülüyor. Daha sonra komuta-kurmay ve saha tatbikatları gerçekleştirilecek. İlerleyen aşamalarda ise kara, hava ve deniz kuvvetlerinin, hava savunma sistemlerinin ve insansız sistemlerin ortak faaliyetleri gündeme gelecek. Buna paralel olarak savunma sanayisi alanında da işbirliği geliştirilecek.
Dolayısıyla amaç yalnızca “sana saldırı olursa biz yardım ederiz” şeklinde bir güvenlik taahhüdü vermek değil.
Asıl hedef, üç ülkenin silahlı kuvvetlerinin bir kriz ortaya çıkmadan önce birlikte hareket etmeyi öğrenebileceği bir sistem oluşturmaya çalışmak.
Anlaşma taraflara ne gibi fırsatlar sunuyor?
Mekke Anlaşması’nın oluşumunda Türkiye’nin rolünü, Ankara’nın son yıllarda izlediği bölgesel stratejiden ayrı değerlendirmek oldukça zor.
Türkiye aynı anda NATO’daki konumunu korumaya, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini derinleştirmeye, Pakistan ve Asya’daki diğer ülkelerle bağlarını geliştirmeye ve kendi savunma sanayisinin pazarlarını genişletmeye çalışıyor. Başka bir ifadeyle, tüm bunlar aynı politikanın farklı yönleri olarak değerlendirilebilir.
Ankara açısından önemli olan yalnızca güvenlik alanında yeni ortaklar kazanmak değil, aynı zamanda Türk savunma sanayisi için uzun vadeli işbirliğine dayalı yeni bir alan oluşturmaktır.
Ortak üretim, teknolojik işbirliği, insansız sistemler, elektronik harp ve yapay zekâ gibi alanlarda işbirliğinden söz ediliyorsa, Mekke Anlaşması aynı zamanda bir savunma sanayisi ortaklığı platformuna da dönüşebilir.
Burada Türkiye’nin ekonomik ve stratejik çıkarlarını birbirinden ayırmak oldukça zor.
Ankara yeni bir güvenlik işbirliği çerçevesi elde ederken, Türk savunma sanayisi de yeni ortaklar, pazarlar ve ortak projeler geliştirme fırsatı kazanıyor.
Riyad açısından da anlaşma yeni bir durum ortaya çıkarıyor.
Suudi Arabistan, uzun yıllar boyunca güvenlik sistemini büyük ölçüde ABD’nin askeri ve stratejik varlığı üzerine kurdu. Ancak son yıllardaki gelişmeler, bölge ülkelerinin kendi güvenlikleri üzerinde daha fazla kontrol sahibi olmak istediklerini gösterdi. Bu, ABD’den vazgeçmek anlamına gelmiyor.
Daha ziyade, tek bir güvenlik sağlayıcısına olan bağımlılığın azaltılması anlamına geliyor.
Suudi Arabistan yalnızca güvenlik tüketicisi değil, aynı zamanda güvenlik mimarisini şekillendiren bir aktör olmaya çalışıyor.
Bu bağlamda Kızıldeniz hattı da önem taşıyor.
Bab el-Mendeb Boğazı’nın güvenliği halihazırda ayrı bir çok uluslu mekanizma çerçevesinde ele alınıyor. Bu süreç Mekke Anlaşması’yla paralel şekilde devam ederse, Suudi Arabistan giderek birden fazla bölgesel güvenlik girişiminin merkezinde yer alabilir. Bu noktada Mekke Anlaşması, söz konusu daha geniş ağın önemli bağlantı noktalarından biri haline geliyor.
Türkiye Mekke Anlaşması’na Avrasya ve savunma sanayisi boyutu kazandırırken, Suudi Arabistan finansal ve coğrafi bir eksen rolü üstleniyor. Pakistan’ın katılımı ise anlaşmanın etki alanını genişleterek onu Güney Asya’nın güvenlik gündemiyle ilişkilendiriyor.
İslamabad aynı zamanda Çin ile yakın ilişkilere ve uzun yıllara dayanan askeri ve siyasi bağlara sahip olduğu ABD ile de ilişkilerini sürdürüyor.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması, “Batı’ya karşı Doğu” şeklindeki basit bir ayrımın içine sığmayan bir ülkeyi de bünyesinde barındırıyor.
Pakistan’ın katılımı, yeni oluşan güvenlik sistemlerinin eski jeopolitik sınırların ötesine geçebileceğini gösteriyor.
Mekke Anlaşması’nın ileride genişlemesi halinde bu özellik, anlaşmanın güçlü yönlerinden biri haline gelebilir. Farklı güç merkezleriyle ilişkileri bulunan ülkeler, diğer alanlardaki politikalarını tamamen değiştirmeden tek bir ortak alan üzerinde işbirliği yapabilir.
Bu, artık 21. yüzyılın çok katmanlı ittifak siyasetinin mantığıdır.
Mısır da anlaşmaya katılacak mı?
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Ankara’nın Mısır’ın anlaşmaya katılması konusunu Kahire ile girişimin henüz ilk aşamalarından bu yana görüştüğünü açıklaması, Mısır’ın sürece dahil edilmesinin tesadüfi bir fikir olmadığını gösteriyor.
Kahire’nin anlaşmaya katılması, yalnızca yeni bir ülkenin dahil olması anlamına gelmeyecek; aynı zamanda anlaşmanın coğrafi kapsamını da genişletecek.
Mısır, Süveyş Kanalı’nı kontrol ediyor. Kızıldeniz ile Akdeniz arasında stratejik bir konuma sahip olan ülke, Arap dünyasının en büyük silahlı kuvvetlerinden birine sahip olmasının yanı sıra hem ABD hem de Arap ülkeleriyle kendine özgü ilişkilere sahip. Harita üzerinde yalnızca dört ülkeyi —Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır— işaretlediğimizde önemli bir tablo ortaya çıkıyor: Bu format, Akdeniz’i Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’na bağlamaya başlıyor. Bu da anlaşmanın ulaşabileceği ölçeğin artık farklı bir boyuta taşınabileceğini gösteriyor.
Bu noktada Mekke Anlaşması, yalnızca askeri bir düzenleme olmaktan çıkarak denizcilik ve ticari güvenlik sisteminin önemli bir bileşenine dönüşebilir.
Türkiye ve diğer taraflar, anlaşmanın herhangi bir üçüncü ülkeye karşı olmadığını vurguluyor. Güvenlik sistemleri çoğu zaman tek bir ülkeye karşı değil, belirli tehdit ve risklere ilişkin ortak bir algı etrafında şekilleniyor.
İran’ın füze ve insansız hava aracı kapasitesi, Basra Körfezi’nin coğrafyası, Yemen hattı, Kızıldeniz’in güvenliği ve enerji altyapılarının korunması gibi konuların hiçbirini İran’ı tamamen göz ardı ederek ele almak mümkün değil.
Ancak Mekke Anlaşması açısından burada bir çelişki de ortaya çıkıyor. Anlaşmanın fazlasıyla belirgin bir şekilde İran karşıtı bir nitelik kazanması, genişleme ihtimalini sınırlayabilir.
Örneğin gelecekte Mısır’ın veya Körfez ülkelerinden başka ülkelerin sürece dahil edilmesi hedefleniyorsa, bu ülkelerin İran’la ilişkilerini yeniden gözden geçirmek zorunda kalmadan anlaşmaya katılmalarına imkân verecek ifadelerin korunması gerekiyor. Dolayısıyla “herhangi bir ülkeye karşı değildir” ifadesi yalnızca diplomatik bir nezaket söylemi değil, aynı zamanda anlaşmanın genişleyebilmesinin ön koşullarından biri olabilir.
Kahire’nin olası katılımı yalnızca anlaşma açısından değil, Türkiye’nin bölgesel politikası açısından da önem taşıyor.
Türkiye-Mısır ilişkilerinde son yıllarda ekonomik ve siyasi bağların yeniden tesis edilmesi ve bölgesel meselelerde işbirliğinin genişletilmesi yönünde bir yakınlaşma görülüyor.
Mısır’ın Mekke Anlaşması’na katılması halinde bu adım, söz konusu yakınlaşmanın en belirgin stratejik tezahürlerinden biri haline gelebilir.
Dört ülkenin farklı öncelikleri var
Türkiye açısından öncelikli konular Kafkasya, Suriye, Doğu Akdeniz, terörle mücadele ve savunma sanayisinin geliştirilmesi.
Suudi Arabistan açısından ise Basra Körfezi, füze ve insansız hava aracı tehditleri, Yemen ve enerji altyapısının güvenliği öne çıkıyor.
Mısır için başlıca gündemler Sina, Libya, Gazze, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz.
Pakistan’ın temel stratejik hesapları ise Hindistan, Afganistan ve Çin ile bağlantılı.
Yani bu ülkelerin ortak tek bir güvenlik gündemi bulunmuyor.
Ve belki de Mekke Anlaşması’nın gerçek sınavı tam da burada başlıyor.
Farklı tehdit algılarına sahip dört ülke, aynı şekilde düşünmek zorunda kalmadan birlikte hareket edebilecekleri bir sistem kurabilir mi?
Eğer bunun cevabı olumlu olursa, Mekke Anlaşması klasik bir askeri ittifaktan çok daha işlevsel ve sürdürülebilir bir yapı haline gelebilir.
Kaynak: Ermeni Haber



