Osmanlı’ya ilk kez modern deniz astronomisini ve harita matematiğini getiren Bedros Baronyan, bu başarısının hemen ardından sarayın emriyle, bilim tarihçilerinin üzerinde hâlâ tartıştığı “rub-ı şemsi” veya “rub-ı müstedir” (dairesel kadran) adı verilen ezber bozucu bir alet imal etti. Baronyan’ın kıblenümasını dönemin en ileri teknolojik seviyesine ulaştıran unsur, İstanbul’un en mahir sanatkarı Ermeni bakır gravür ustası Mıgırdıç Galatavi yaptığı iş birliği sonucu ortaya çıkan kıbleyi gösteren pusula oldu.
İstanbul’un kalbinde, diplomasi ile bilim arasında mekik dokuyan, Hollanda Elçiliği’nin tercümanı (dragoman) ve coğrafya dehası: Bedros Baronyan. Osmanlı sarayındaki resmi unvanıyla Bārūn al-Mukhtariʽ, yani “Mucit Baron”. Onun 1738’de tasarladığı kıblenüma, sadece namaz yönünü hatasız bulan bir cihaz değil, Hac kervanları için çöle dikilen taşınabilir bir mihrap ve Osmanlı estetiğinin zirvesi. Tıpkı iki asır sonra yine aynı Kayseri coğrafyasından çıkıp Amerika’da “Oscar Banker” adıyla 300’den fazla tescilli patente imza atan, otomatik vitesin ve kitlesel aşı enjektörünün mucidi Asadur Sarafyan gibi, Baronyan da bu topraklara has o kadim ve zamansız deha zincirinin en parıltılı halkalarından biri.
Günümüzde İstanbul Sultanahmet Meydanı’nda bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nde 157 A-B envanter numarasıyla sessizce sergilenen 31 santimetre çapındaki ahşap bir cihaz, ezberleri bozan bir dehanın ve iki farklı dünyanın muazzam kesişiminin öyküsünü anlatıyor. 18. yüzyılın Osmanlı İstanbul’unda yaşayan, Hollanda Elçiliği’nde başarıyla görev yapmış Kayseri asıllı Ermeni mucit Bedros Baronyan’ın Osmanlıca resmi unvanıyla Bārūn al-Mukhtariʽ ellerinden çıkan bu kıblenüma, inanç ile mühendisliğin, Doğu ile Batı estetiğinin bir arada var olabileceğinin en somut kanıtı.
Elçilik koridorlarından sadrazamın huzuruna
Bedros Baronyan, dönemin kozmopolit İstanbul’unda Hollanda ve İki Sicilya Krallığı elçiliklerinde dragoman (baştercüman) olarak görev yapan, devletin zirvesinde büyük itibar gören bir saray entelektüeliydi. Dil bilimi kadar coğrafyaya da derin ilgi duyan Baronyan, İbrahim Müteferrika’nın 1732’deki ünlü Cihannümâ baskısının yarattığı büyük yankının hemen ardından, neredeyse zamanla yarışarak yıldırım hızıyla dev bir bilimsel hamleye girişti. Fransız coğrafyacı Jacques Robbe’un Paris’te basılan eserini rekor sürede Osmanlı Türkçesine uyarlayan deha, bugün Hollanda’daki Leiden Üniversitesi Kütüphanesi’nde muhafaza edilen bu kapsamlı coğrafya kitabını hemen ertesi yıl, yani 1733’te Sadrazam Ali Paşa’ya sunarak saraydan büyük bir ihsan aldı.
Baronyan’ın Cem-nümâ fî Fenni’l-Coğrafya adlı bu çevirisi; Avrupa matematiği, fiziksel coğrafya ve deniz astronomisi alanında o güne kadar Türkçe literatürde hiç bulunmayan yepyeni bilimsel bilgileri imparatorluğa taşıdı. Baronyan bu eserde sadece düz bir tercüme yapmadı, harita yapımı (kartografya) ve projeksiyon matematiği üzerine teknik tartışmalar ekledi. Hatta kitabın içine kendi çizdiği bir Akdeniz haritası yerleştirerek, bu haritanın ölçeğini İslam, Fransız ve İtalyan fersahlarını (ölçü birimlerini) bir arada kullanarak hesapladı.
Osmanlı’ya ilk kez modern deniz astronomisini ve harita matematiğini getiren Baronyan, bu başarısının hemen ardından sarayın emriyle, bilim tarihçilerinin üzerinde hâlâ tartıştığı “rub-ı şemsi” veya “rub-ı müstedir” (dairesel kadran) adı verilen ezber bozucu bir alet imal etti. Geleneksel rubu tahtalarından farklı olarak üzerinde ekliptik (tutulum) izdüşümü de barındıran bu alet, Güneş hareketlerinin incelenmesi ve hassas zaman ölçümleri yapabilmek için özel olarak tasarlanmıştı. Bu teknik dehasıyla takdir kazanan mucit, Reisülküttab Mustafa Efendi’nin aracılığıyla, 1738 yılında dönemin Osmanlı Sadrazamı Yeğen Mehmet Paşa’nın huzuruna kabul edildi. Bir gayrimüslim mucidin İslam dünyası için ürettiği eserin Osmanlı sadrazamı tarafından bizzat kabul edilip taltif edilmesi, Baronyan’ın saray nezdindeki yüksek saygınlığının en net göstergesiydi.
Baronyan ve Mıgırdıç Galatavi işbirliği
Baronyan’ın kıblenümasını dönemin en ileri teknolojik seviyesine ulaştıran unsur, İstanbul’un en mahir sanatkarlarıyla kurduğu ortaklıktı. Bedros Baronyan, bu cihazların matbaa kalıplarını ve bakır gravürlerini hazırlarken, İbrahim Müteferrika’nın bastığı ünlü Cihannüma haritalarını kazıyan dönemin efsanevi Ermeni bakır gravür ustası Mıgırdıç Galatavi ile iş birliği yaptı.
İki Ermeni dehanın ortaklığıyla basılan bu hassas kalıplar, cihazın gövdesine yerleştirilen dünya haritası ve yaklaşık 400 şehrin indeksiyle birleşti. O dönemde namaz yönünü bulmak ileri düzey astronomi hesapları gerektirirken, Baronyan bu zorlu problemi tamamen ortadan kaldırdı. Kullanıcı, bulunduğu şehrin numarasını seçip cihaza girdiğinde, pusula ibresi saniyeler içinde Mekke’deki Kabe yönünü hatasızca gösteriyordu.
Çöl yollarında “Taşınabilir Mihrap”
Cihazın dünya tarihine geçen en çarpıcı özelliği, sadece bir pusula değil, aynı zamanda “taşınabilir bir mihrap” olarak tasarlanmasıydı. Özellikle Hac kervanlarıyla çölü geçen yolcular için hayati olan bu fonksiyona göre, pusula yardımıyla kıble yönü tayin edildikten sonra, cihazın kapağı tamamen dik bir şekilde açılıyor ve cemaatin önüne yerleştiriliyordu. Kapağın içindeki Kabe resmi bir mihrap nişi kabul ediliyor ve arkadaki yüzlerce kişilik kervan cemaati çölde saf tutup namaza durabiliyordu. Zorlu açık hava şartlarında yıprandıkları için bu panel tipi kıblenümalardan günümüze tüm dünyada yalnızca 12 örnek gelebildi.
Bu nadide serinin, İtalya’da Piazza San Marco’da bulunan Venedik Museo Correr’de muhafaza edilen 1738 tarihli orijinal ilk örneği, boyalı ahşap çerçeve içerisine gerilmiş kâğıt üzerine mürekkep ve tempera (yumurtalı boya) işçiliğiyle üretilmiş tam bir sanat harikasıdır. Serinin diğer nadide örnekleri ise bugün İstanbul, Kahire, Dublin, Kudüs ve Stockholm gibi dünya şehirlerindeki en önemli müze ve kütüphanelerde korunuyor.
Kapaktaki cennet ve dışarıdaki Türk rokokosu
Bugün Sultanahmet’teki müzede sergilenen yuvarlak şaheser, dönemin iki farklı estetik dünyasını üzerinde taşır. 1951 yılında İzmir Hisar Camii’nden getirilerek müzeye kazandırılan bu nadide eserin, geleneksel Edirnekâri lake tekniğiyle bezenen iç kapağında, Mescid-ül Haram, şerefeli minareler ve Kabe tasvir edilir. Yanlarındaki hurma ve nar ağaçları bereket ve ölümsüzlüğü simgelerken altın zemindeki gonca gül demeti, Osmanlı sanatında Hz. Muhammed’i sembolize eden en zarif motiftir.
Buna karşın cihazın dış kapağı, Osmanlı dünyasındaki Batılılaşma etkilerini yansıtır. Altın zemin üzerine akantus yapraklarıyla (halk arasında “ayı pençesi” olarak anılır) bezeli çiçek vazoları tam anlamıyla bir Türk Rokokosu şölenidir. Kapağa yerleştirilmiş 6 adet oval madalyonun içinde ise dönemin kasır ve konak duvarlarında görülen figürsüz göl ve köy manzaraları, şaşırtıcı bir perspektif derinliğiyle işlenmiştir.
1738’den günümüze ulaşan bu kıblenüma, bilimin, sanatın ve inancın ortak bir potada eriyebileceğini kanıtlamaya devam ediyor. Yolunuz Sultanahmet’e düşerse, insanlığın ortak dehasını ve hoşgörüsünü selamlayan bu zamansız pusulayı ziyaret etmeyi unutmayın. Ancak ne yazık ki müze vitrinindeki bilgi etiketinde bu büyük dehanın adına yer verilmiyor. İslam dünyasının gıptayla andığı Bedros Baronyan ismi, kendi evindeki bu sergide şimdilik sessizliğe bürünmüş halde bekliyor.
Kaynak: Agos



