İran ile İsrail ve ABD arasında büyüyen gerilim, bölge ülkelerini giderek daha zor tercihlerle karşı karşıya bırakıyor. Türkiye hava sahasına yöneldiği belirtilen İran kaynaklı bir balistik füzenin NATO unsurları tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin bu savaşın dışında kalma iddiasının ne kadar gerçekçi olduğunu yeniden tartışmaya açtı.
Ankara uzun süredir kendisini “denge politikası” izleyen bir aktör olarak tanımlıyor. Ancak sahadaki gelişmeler bu dengenin giderek daha fazla NATO eksenine kaydığını gösteriyor. Bir füzenin Türkiye hava sahasına girmesi ve NATO sistemleri tarafından düşürülmesi teknik olarak savunma refleksi olarak açıklanabilir. Fakat aynı zamanda Türkiye’nin fiilen Batı güvenlik mimarisinin bir parçası olarak hareket ettiğini de açık biçimde ortaya koyuyor.
Türkiye’yi savaşa dahil etmek isteyen aktörler
Bölgede büyüyen bir savaşta Türkiye’nin aktif rol alması bazı aktörlerin stratejik çıkarlarına hizmet edebilir.
İlk olarak İsrail açısından Türkiye’nin NATO kimliği büyük bir askeri çarpan etkisi yaratabilir. Türkiye’nin doğrudan ya da dolaylı şekilde çatışmaya dahil olması, İran’a karşı askeri baskının bölgesel ölçekte genişlemesi anlamına gelir. Böyle bir senaryoda İran yalnızca İsrail ile değil, NATO’nun en büyük ordularından birine sahip bir ülkeyle de karşı karşıya kalabilir.
ABD açısından da Türkiye’nin coğrafi konumu kritik önemdedir. Radar sistemleri, üsler ve lojistik hatlar İran’a karşı yürütülecek operasyonlarda stratejik avantaj sağlar. Türkiye resmi olarak savaşın tarafı olmasa bile, NATO altyapısının kullanılması Ankara’yı fiilen çatışmanın parçası haline getirebilir.
Ancak asıl soru şudur: Türkiye gerçekten savaşın dışında kalmaya mı çalışıyor, yoksa zaten belirli bir tarafın güvenlik mimarisinin içinde mi hareket ediyor?
Diplomasi mi, ön hazırlık mı?
Gerilim tırmanmadan önce Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İran’a, İran’ın Dışişleri Bakanı Abbas Erakçi’nin Türkiye’ye yaptığı ziyaretler dikkat çekici bir zamanlamaya sahipti. Ankara bu ziyaretler diplomatik temas olarak sunarken, bu görüşmeleri Türkiye’nin olası bir kriz öncesinde kendi güvenlik hesaplarını netleştirme girişimi olarak değerlendirebiliriz. Ziyaretin ardından Türkiye’nin bölgesel güvenlik konusunda attığı bazı adımlar, Ankara’nın aslında krizden tamamen uzak durmaktan ziyade kendi pozisyonunu güvenceye alma arayışında olduğunu gösteriyor.
İran’ın açıklaması ve analizi
Füze olayının ardından İran tarafından yapılan açıklama, Tahran yönetiminin diplomatik refleksini ortaya koydu. İran, Türkiye’ye füze fırlattığına dair çıkan haberleri yalanladı ve Türkiye’nin egemenliğine saygı duyduğunu bildirdi. İlk bakışta gerilimi düşürmeye yönelik bir adım gibi görünse de, bu açıklama aynı zamanda önemli stratejik mesajlar içeriyor. İran açısından Türkiye ile doğrudan bir kriz yaşamak yüksek maliyetli bir senaryodur; Ankara hem NATO üyesi hem de bölgesel kapasitesiyle İran için ciddi bir güç unsurudur.
Ancak bu yalanlama, bazı soruları da beraberinde getiriyor: Eğer İran gerçekten Türkiye’ye yönelik bir füze fırlatmadıysa, Türk hava sahasına yönelen ve NATO tarafından düşürüldüğü belirtilen füzenin kaynağı neydi? Bu tür belirsizlikler, kriz dönemlerinde bilgi ve dezenformasyon operasyonlarının da devreye girdiğini gösteriyor. Dolayısıyla İran’ın açıklaması, hem Türkiye ile açık bir çatışmadan kaçınma hem de gerilimi kendi lehine yönetme stratejisinin bir parçası olarak okunabilir.
Türkiye siyasetinin sesi
Olayın ardından Türkiye’deki bazı siyasetçiler de dikkat çekici açıklamalar yaptı: “Türkiye-İran karşı karşıya getirilmek isteniyor, bu tuzağa düşmemeliyiz” gibi ifadeler, Ankara’nın savaşın içinde olmayı istemediğini açıkça ortaya koyuyor. Gerçekte de her iki taraf açısından benzer bir yaklaşım söz konusu: İran yeni bir cephe açmak istemiyor, Türkiye ise İran ile doğrudan savaşa girmeyi arzu etmiyor. Bu ortak çıkar, iki ülke arasında fiilen bir gerilimi önleyen sessiz bir denge mekanizması oluşturuyor.
Türkiye gerçekten tarafsız mı?
Türkiye resmi söylemde hem İran ile ilişkilerini korumak hem de NATO yükümlülüklerini sürdürmek istediğini belirtiyor. Ancak uluslararası ilişkilerde bu tür denge politikalarının uzun süre sürdürülebilmesi zordur.
Bir NATO üyesinin hava sahasına giren bir füzenin NATO sistemleri tarafından düşürülmesi, askeri anlamda kolektif güvenlik mekanizmasının devreye girdiğini gösterir. Bu da Türkiye’nin kriz derinleştiğinde tarafsız kalmasının oldukça zor olacağını ortaya koymaktadır.
Türkiye açısından en büyük risk, kendi istemediği bir savaşın içine adım adım sürüklenmesidir. Füze olayları, hava sahası ihlalleri veya bölgesel misillemeler kısa sürede daha büyük askeri karşılıkları tetikleyebilir. Bu noktada Ankara’nın denge politikası yalnızca diplomatik değil aynı zamanda askeri bir risk yönetimi meselesine dönüşmüş durumdadır.
Türkiye hava sahasına yönelen füze olayı, İran-İsrail/ABD geriliminin Türkiye için artık teorik bir güvenlik meselesi olmaktan çıktığını gösteriyor. Ankara resmi olarak savaşın tarafı olmadığını savunsa da, NATO sistemlerinin aktif rol oynadığı bir güvenlik mimarisi içinde bu iddiayı sürdürmek giderek daha zor hale geliyor.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde karşı karşıya kalacağı temel soru şu olacak: Gerçekten savaşın dışında kalmak mümkün mü, yoksa Türkiye zaten bu savaşın jeopolitik denkleminin içindeki aktörlerden biri mi?
Resmi söylemde Türkiye tarafsız olduğunu vurgulasa da, sahadaki gelişmeler ve NATO’nun aktif müdahalesi, Ankara’yı fiilen çatışmanın içinde konumlandırıyor. Türk hava sahasına yönelen füzenin NATO sistemleri tarafından düşürülmesi, Türkiye’nin kendi güvenliğini koruma bahanesiyle aslında Batı güvenlik mimarisinin bir parçası olduğunu gösteriyor. Denge politikası söylemi, pratikte Türkiye’yi hem İran ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçınan hem de NATO’nun sahadaki askeri reflekslerinin doğal bir aktörü hâline getiriyor.
Dolayısıyla Ankara, diplomatik retorikte tarafsız görünse de, gerçek jeopolitik konumu, Türkiye’yi İran-İsrail/ABD geriliminin merkezine taşıyor. Görünürde bir “tuzağa düşmeme” politikası izleniyor; ama fiilen Türkiye, bölgesel savaşın en kritik sınırında yer alıyor ve kriz derinleştikçe tarafsızlığını koruması giderek daha zor hâle geliyor. Bu tablo, Türkiye’nin kendi güvenlik söylemleri ile sahadaki pratikler arasındaki çelişkiyi açıkça ortaya koyuyor: Ankara, tarafsızlık iddiası ile NATO entegrasyonu arasında sıkışmış bir aktör olarak gerçeğin merkezinde duruyor.
Kaynak: Ermeni Haber
Yazar: Ayşe Maraşlı









