Türkiye’de “Terörsüz Türkiye” vizyonuna yönelik süreç başladığında, bu girişim öncelikle ülkede uzun yıllardır devam eden silahlı çatışmaya son verme çabası olarak sunuluyordu. Türkiye’nin terör örgütü olarak tanıdığı Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) silahsızlandırılması, örgütün feshedilmesi, militanların geleceği ve hukuki düzenlemeler… Görünüşe göre gündemin tamamı Türkiye’nin sınırları içerisindeydi.
Ancak Ankara’nın son açıklamalarından, “Terörsüz Türkiye”nin aslında daha büyük bir projenin ilk aşaması olduğu açıkça görülüyor.
Şimdi Türk makamları giderek daha sık “Terörsüz Bölge” vizyonundan söz ediyor. Bu, yalnızca önceki sloganın coğrafi olarak genişletilmesinden ibaret değil. Ankara, yıllardır başaramadığı bir şeyi gerçekleştirmeye çalışıyor: PKK ve PKK ile bağlantılı Kürt silahlı yapılanmaları meselesini yalnızca Türkiye topraklarında değil, bu yapıların yıllar boyunca varlıklarını sürdürmeyi, yeniden güçlenmeyi ve siyasi ve askeri nüfuz elde etmeyi başardıkları ortamda da çözmek.
Türkiye’nin iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) Sözcüsü Ömer Çelik, aslında bu yaklaşımı açık bir şekilde ortaya koydu. Çelik, “Terörsüz Türkiye” ile “Terörsüz Bölge”nin birbiriyle iç içe geçmiş ve aynı fikri ifade eden süreçler olduğunu belirtti.
İşte Türkiye’nin yeni politikasının merkezinde de bu yaklaşım bulunuyor.
Ankara artık yalnızca PKK sorununu çözmeye çalışmıyor. Aynı zamanda bu sorunun varlığını yıllardır mümkün kılan bölgesel koşulları ortadan kaldırmaya çalışıyor.
Çelik, farklı ülkeler için farklı modellerden de söz etti. Yani Ankara’nın hedefi tek, ancak bu hedefe ulaşmak için izlediği yollar farklı.
Türkiye’nin çok yönlü politikasının en dikkat çekici tarafı da tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Irak’ta Türkiye, PKK sorununu Bağdat’ın sorunu haline getirmeye çalışıyor
Türkiye’nin Kuzey Irak politikası yıllar boyunca büyük ölçüde askeri operasyonlar üzerine kuruluydu. Türk ordusu PKK’nın mevzilerini vuruyor, örgüt bir bölgeden diğerine çekiliyor ve çatışma devam ediyordu.
Bugün Ankara tam da bu yöntemi değiştirmeye çalışıyor.
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Numan Kurtulmuş, Irak Meclis Başkanı ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından “Terörsüz Bölge” vizyonundan söz ederken, özellikle Irak’taki silahlı ve milis grupların silahsızlandırılması sürecine de vurgu yaptı.
Burada Türkiye açısından önemli olan yalnızca PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağı değil. Daha da önemlisi, Irak topraklarında silah taşıma ve silahlı güç kullanma yetkisinin giderek yalnızca devletin yetkisi haline gelmesi.
Elbette bu, çok daha geniş bir mesele ve Irak’ta faaliyet gösteren çeşitli silahlı grupları da kapsıyor. Ancak Türkiye açısından bu süreç, PKK sorununu Türkiye ile Kürt hareketi arasındaki çatışma çerçevesinden çıkararak Irak’ın devlet egemenliği alanına taşıma fırsatı da sunuyor.
Başka bir ifadeyle Ankara, yıllardır PKK ile mücadelenin yalnızca Türkiye’nin talebi olarak görülmemesi için çaba gösteriyor.
İran bu zincirde özel bir yere sahip
İran, bu zincirde özel bir konuma sahip. Ömer Çelik, İran için ayrı bir modelin uygulanabileceğini bizzat ifade etti ve bu tesadüf değil.
Tahran da Ankara gibi kendi sınırları boyunca bağımsız Kürt silahlı yapılanmalarının güçlenmesini istemiyor. Ancak Türkiye’nin İran üzerindeki etkisi, Suriye veya Irak’ta oluşan etki araçlarıyla karşılaştırıldığında oldukça sınırlı.
Dolayısıyla burada Ankara’nın yaklaşımı daha çok güvenlik çıkarlarının örtüştürülmesi ve diyalog üzerine kuruluyor.
Türkiye açısından önemli olan, Irak veya Suriye’deki Kürt silahlı yapılanmaların zayıflamasının ardından Kürt silahlı hareketinin merkezinin İran topraklarına kayabileceği bir durumun ortaya çıkmasını engellemek.
Bu anlamda İran, “Terörsüz Bölge” projesinin diğer ülkelerle aynı modelin uygulandığı bir parçası değil, ayrı bir ayağı olarak değerlendirilebilir. Ankara farklı ülkelerde farklı mekanizmalar kullanarak aynı stratejik sonuca ulaşmaya çalışıyor: Bölgede Kürt silahlı yapılanmalarının bağımsız askeri kapasitesini sınırlandırmak.
Suriye’de hedef çok daha büyüktü
Türkiye’nin gerçek stratejik sorunu Suriye’ydi.
Irak’ta PKK’nın kampları, silahlı birlikleri ve dağlık bölgelerde mevzileri bulunuyordu. Ancak Suriye’de tamamen farklı bir gerçeklik oluşmuştu. Burada Suriye Demokratik Güçleri (SDG/SDF) adı altında silahlı güçler, toprak kontrolü, kendi yönetim sistemi ve en önemlisi, fiili özerklik ihtimali ortaya çıkmıştı.
Türkiye açısından bu yalnızca bir güvenlik tehdidi değildi. Ankara’nın bakış açısına göre Türkiye’nin güney sınırında, uzun vadede bağımsız bir Kürt siyasi oluşumuna dönüşebilecek bir yapı ortaya çıkıyordu.
İşte Suriye’de iktidar değişikliği ve yeni güç dengesi, Türkiye’nin hareket alanını değiştirdi. Ankara, yıllardır yalnızca askeri operasyonlarla başaramadığı bir şeyi gerçekleştirebildi: SDF meselesini yalnızca Türkiye’nin güvenlik sorunu olarak değil, Suriye’nin gelecekteki devlet yapısına ilişkin bir mesele olarak sunmak.
Türkiye daha önce Kürt silahlı yapılanmasının lağvedilmesini talep ederken, bugün aynı sonuç Suriye’nin toprak bütünlüğünün yeniden tesis edilmesi ve ulusal bir ordunun oluşturulması çerçevesinde sunulabiliyor.
Tam da bu noktada Türkiye’nin çıkarları Şam’ın çıkarlarıyla kesişmeye başladı.
SDF’nin feshedilmesi yalnızca askeri bir mesele değil
Resmi Ankara’dan son dönemde yapılan açıklamalar bu açıdan oldukça dikkat çekici. Ankara, SDF’nin feshedilmesi ve bünyesindeki silahlı unsurların gerekli dönüşümlerin ardından Suriye devlet sistemine entegre edilmesi gerektiğini belirtti.
Türk makamları artık SDF’nin feshedildiğini ve entegrasyon aşamasının başladığını açıklıyor.
Ankara açısından bu, muhtemelen “Terörsüz Bölge” projesinin en önemli sonuçlarından biri.
Çünkü Kürt özerkliği yalnızca siyasi bir slogan değildi. Herhangi bir özerkliğin en önemli unsurlarından biri, kendi güvenlik sistemine sahip olmasıdır.
Ayrı bir silahlı gücün ortadan kaldırılması ve silahlı unsurların merkezi devletin ordusuna dahil edilmesi, özerklik ihtimalinin siyasi ağırlığını da değiştiriyor.
Bu, Suriye’deki Kürt meselesinin çözüldüğü veya Kürtlerin siyasi taleplerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Ancak temel soru değişmiş durumda.
Daha önce kendi bölgesini kontrol eden ve kendi silahlı gücüne sahip bir Kürt yapılanmasından söz etmek mümkünken, bugün tartışma Kürtlerin birleşik Suriye devleti içinde hangi statüye ve hangi haklara sahip olabileceği sorusuna kayıyor.
Bu, Türkiye açısından temel bir fark oluşturuyor.
Ankara gücün yerini diplomasiyle mi doldurdu?
Daha doğru ifade etmek gerekirse, hayır.
Türkiye gücün yerini diplomasiyle doldurmadı. Güç ve diplomasiyi aynı stratejinin içinde birleştirdi.
PKK’ya karşı yıllar boyunca yürütülen askeri operasyonlar örgütün konumunu zayıflattı ve hareket kabiliyetini sınırladı. Ancak Ankara, özellikle SDF’nin ABD ile iş birliği yaptığı koşullarda, yalnızca askeri yöntemlerle Suriye meselesini çözemedi.
İşte bu noktada Türkiye’nin çok yönlü politikası devreye girdi.
Bağdat ile: PKK’ya karşı iş birliği.
Şam ile: Suriye’nin birlik ve bütünlüğü fikri.
Washington ile: SDF’nin geleceğine ilişkin müzakereler.
Türkiye içinde ise: Silahsızlanma sürecinin hukuki ve siyasi mekanizmaları.
İlk bakışta bu farklı yönlerin birbiriyle doğrudan bağlantısı yok gibi görünüyor. Ancak Ankara açısından bunlar aynı zincirin halkaları.
Bu açıdan “Terörsüz Türkiye”den “Terörsüz Bölge”ye geçiş, Türkiye politikasının sıradan bir devamı değil. Bu, bölgedeki Kürt silahlı meselesinin tamamını yeniden tanımlama girişimi.
Yıllar boyunca Türkiye ile PKK arasındaki çatışma olarak görülen mesele, Ankara tarafından artık Irak’ın devlet egemenliği, Suriye’nin toprak bütünlüğü ve bölgesel istikrar meselesi olarak sunulmaya çalışılıyor.
Bunun Türkiye’nin başlıca diplomatik kazanımlarından biri olduğu söylenebilir. Çünkü Ankara, ulaşmak istediği sonucu diğer devletlerin kendi çıkarlarıyla ilişkilendirmeyi başardı.
Bağdat için: devlet kontrolü.
Şam için: ülkenin birlik ve bütünlüğü.
Türkiye için: sınırları boyunca PKK ile bağlantılı silahlı yapıların ortadan kaldırılması.
Peki Kürt meselesi çözüldü mü?
Muhtemelen hayır. Ancak Ankara, Kürt meselesinin askeri ve jeopolitik bir sorun olarak varlık gösterdiği alanı değiştirmeyi başardı.
PKK’nın Türkiye’de silahsızlandırılması, Irak’taki üs ve mevzileri meselesi ve SDF’nin Suriye devlet sistemine entegrasyonu birlikte, Kürtlerin siyasi taleplerinin varlığını sürdürebileceği ancak bu taleplerin hayata geçirilmesinde kullanılan önceki askeri mekanizmaların önemli ölçüde sınırlandığı yeni bir durum ortaya çıkarıyor.
Belki de “Terörsüz Bölge” fikrinin gerçek anlamı tam olarak burada yatıyor.
Bu, Kürt meselesinin artık bulunmadığı bir bölge değil; Kürt meselesinin artık bağımsız bir silahlı güce, ayrı bir askeri alana ve kendi güvenlik sistemine sahip olmaması gereken bir bölge anlamına geliyor.
Bu, esas itibarıyla Ankara’nın son yıllardaki en kapsamlı stratejik girişimlerinden biri olarak değerlendirilebilir: kendi iç güvenlik sorununu bölgesel bir gündeme dönüştürmek ve farklı alanlarda çalışarak yalnızca karşı tarafın kapasitesini değil, aynı zamanda bu aktörün varlığını sürdürdüğü siyasi ortamı da değiştirmek.
Bu anlamda “Terörsüz Türkiye” nihai hedef değil. “Terörsüz Bölge”ye ulaşma yolundaki ilk aşama.
Türkiye bu stratejiyle aynı zamanda Orta Doğu’yu silahlı ve terör örgütü olarak nitelendirdiği yapılardan “arındırma” konusunda bölgesel öncü olarak kendisini konumlandırmaya çalışıyor. Ankara, bazı dış aktörlerin, bunlar arasında İsrail’in de bulunduğunu belirterek, çeşitli silahlı gruplara yönelik destekleyici veya himaye edici politikalar izlediğini ve bu şekilde söz konusu yapıların varlığını sürdürmesine imkan sağladığını savunurken, kendisini bunun karşısında, bu “yuvaları” ortadan kaldırmaya ve bunların oluşturduğu güvenlik tehdidini etkisizleştirmeye çalışan aktör olarak sunuyor.
Böylece “Terörsüz Bölge”, yalnızca bir güvenlik gündemi olmaktan çıkarak, Türkiye’nin bölgesel liderlik iddiasını destekleyen siyasi bir gündeme de dönüşüyor.
Kaynak: Ermeni Haber




