ABD ara seçimlerinin sonuçları, Washington-Ankara ilişkilerinde yeni sorunlara yol açabilir ve Başkan Donald Trump’ın Türkiye ile bir dizi konuda anlaşmaya varma imkanlarını kısıtlayabilir. Trump ile Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki kişisel ilişkiler son dönemde diyaloğun yoğunlaşmasına katkı sağlamış olsa da ABD yasama organındaki güç dengelerinin değişmesi, ikili ilişkilerin pratik gündemini önemli ölçüde etkileyebilir.
Demokratların Temsilciler Meclisi ve Senato’nun kontrolünü ele geçirmesi, Trump’ın başkanlığının son iki yılını siyasi açıdan daha zorlu bir döneme dönüştürebilir. Bu koşullarda Türkiye açısından temel soru, Kongre’den gelebilecek olası itirazlara rağmen Beyaz Saray’ın Ankara ile ilişkilerde mevcut çizgiyi ne ölçüde sürdürebileceğidir.
Trump faktörü, ikinci başkanlık döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinde özel bir önem kazandı. Joe Biden yönetimiyle yaşanan gergin ilişkilerin aksine, Trump’ın Beyaz Saray’a dönüşü Ankara’da belirli bir iyimserlik yaratmıştı. İki lider arasındaki kişisel ilişki, meselelerin doğrudan en üst düzeyde ele alınmasına imkan tanırken Trump da birçok kez Türkiye’ye yönelik olumlu mesajlar vermişti.
Özellikle temmuz ayında Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi sırasında Trump’ın yaptığı açıklama dikkat çekmişti. Trump, müttefiklere yaptırım uygulamak istemediğini ve Türkiye’ye yönelik CAATSA (Amerika’nın Hasımlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası) yaptırımlarının kaldırılmasının zamanının geldiğini söylemişti. F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye satış ihtimali konusunda da olumlu bir tutum sergileyen Trump, henüz nihai bir karar vermediğini belirtmişti.
Ancak zirvenin ardından bu açıklamaları somut bir ilerleme takip etmedi. Bu durum, başkanın olumlu yaklaşımının bile yasal kısıtlamalara tabi olan veya Kongre’nin onayını gerektiren meselelerin çözümü için yeterli olmadığını gösteriyor.
Ankara’nın temel sorunu
CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, Türkiye açısından en hassas konulardan biri olmaya devam ediyor. Söz konusu yaptırımlar, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın almasının ardından 2019 yılında uygulanmıştı. Bu karar sonucunda Türkiye, ABD yapımı F-35 savaş uçakları programından da çıkarılmıştı.
Trump yaptırımları yeniden değerlendirmeye hazır olduğunu belirtse de Kongre’nin tutumu ciddi bir engel oluşturabilir. Sorun şu ki, Türkiye’ye yönelik eleştirel yaklaşım yalnızca Demokratlar arasında değil, Cumhuriyetçiler arasında da mevcut. ABD’li yasa yapıcıların endişeleri sadece S-400 sistemlerinin Türkiye’nin envanterinde bulunmasıyla sınırlı değil. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi, Yunanistan ve Kıbrıs ile yaşanan anlaşmazlıkların yanı sıra Türkiye’de demokrasi, insan hakları ve ifade özgürlüğünün durumu da bu endişeler arasında yer alıyor.
CAATSA yaptırımlarının kaldırılması süreci bir dizi karmaşık adımı gerektiriyor. Öncelikle Türkiye’nin, S-400 sistemlerini başka bir ülkeye devrederek envanterindeki bu sistemler meselesini çözmesi gerekiyor. Ardından yaptırımların kalıcı olarak kaldırılmasına imkan tanıyacak bir yasal düzenleme yapılması ve bu düzenlemenin Kongre’den geçmesi gerekecek.
Öte yandan mevcut mevzuat, başkana ilgili muafiyet mekanizması aracılığıyla yaptırımların uygulanmasını geçici olarak askıya alma imkanı da tanıyor. Ancak bu durumda da Trump’ın kararını somut bilgi ve gelişmelerle gerekçelendirerek Kongre’ye kapsamlı bir rapor sunması gerekiyor.
Dolayısıyla Demokratların kontrolündeki bir Kongre, yalnızca yaptırımların tamamen kaldırılmasını zorlaştırmakla kalmayıp Trump’ın bunları geçici olarak askıya alma imkanını da kısıtlayabilir.
F-35 ve savunma işbirliğinin diğer alanları
F-35 programına geri dönüş meselesi de doğrudan Kongre’nin tutumuyla bağlantılı. Türkiye, programdan çıkarılmadan önce altı savaş uçağının ödemesini yapmıştı. Ancak söz konusu uçaklar bugüne kadar ABD’de tutuluyor. 2020 yılında kabul edilen ABD savunma mevzuatına ise S-400 sistemlerinin satın alınması nedeniyle F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye satışını yasaklayan bir hüküm eklenmişti.
Dolayısıyla Beyaz Saray, Türkiye’nin programa yeniden dahil edilmesi konusunda siyasi irade ortaya koysa bile yasal engelin aşılması gerekecek. Demokratların Kongre üzerindeki kontrolü, özellikle dış ilişkiler ve savunma konularından sorumlu komitelerin silah satışları ve ihracat izinleri üzerindeki denetimlerini sıkılaştırabilecek olması nedeniyle daha da önem kazanıyor.
Bu durum, Türkiye’nin kendi savunma sanayisi projelerini de etkileyebilir. Özellikle Türkiye’nin KAAN savaş uçağı için öngörülen ABD yapımı F-110 motorlarının tedariki konusu gündemdeki yerini koruyor.
Bununla birlikte Türkiye Araştırmaları Vakfı (TAV) Uzmanı Bekir İlhan, CAATSA yaptırımları ile F-110 motorlarının tedarikine ilişkin beklentileri birbirinden ayırıyor. İlhan’a göre motorların tedarik sürecinde Ankara’nın ciddi sorunlarla karşılaşması beklenmezken CAATSA yaptırımlarının kaldırılması çok daha karmaşık bir mesele.
İlhan, ABD’deki iç siyasi faktöre de dikkat çekerek Demokratların yalnızca Türkiye’ye yönelik olumsuz tutumları nedeniyle değil, Trump’ın politikalarına karşı çıkmak amacıyla da engeller çıkarabileceğini belirtiyor.
Uzman, “Demokratlar, sırf Trump’ın politikalarının önünü kesmek amacıyla bile bu tür konularda zorluk çıkarabilir” ifadelerini kullandı.
İlhan’a göre Trump’ın yönetim tarzı, son iki yılda seçmenler arasında hoşnutsuzluğa yol açtı. Kongre’de Demokratların konumlarını güçlendirmesi ise başkan için daha zorlu bir siyasi ortam oluşturacak.
İsrail ve Yunanistan faktörü
Ankara açısından ek bir sorun da ABD Kongresi’nde İsrail ve Yunanistan’ın çıkarlarını savunan kuruluşların faaliyetleri olabilir. Bu çevreler geçmişte de Washington’ın Türkiye’ye yönelik politikalarını etkilemeye çalışmış, özellikle F-16 ve F-35 savaş uçaklarının satışı konusunda girişimlerde bulunmuştu.
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin kötüleşmesi bu konuda yeni bir gerilime yol açabilir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının satılması ihtimaline karşı çıkmış ve bunun Orta Doğu ile Doğu Akdeniz’de güç dengesini Ankara lehine değiştirebileceğini ifade etmişti.
Trump ise bu tutuma karşı çıkarak, “Kimse bana kime ne satıp satamayacağımı söyleyemez” açıklamasında bulunmuştu. Ancak ABD Başkanı’nın bu tür açıklamalarda bulunması, Kongre’nin yasama yetkilerini ve siyasi etkisini göz ardı edebileceği anlamına gelmiyor.
Tam da bu noktada Trump ile Erdoğan arasındaki kişisel ilişkilerin sınırları ortaya çıkıyor. Ankara daha önce iki lider arasındaki doğrudan diyaloğun bazı anlaşmazlıkların aşılmasına yardımcı olabileceğini umabiliyordu. Ancak artık bu yaklaşım tek başına yeterli olmayabilir. Kongre’nin tutumu, yalnızca savunma anlaşmaları açısından değil, Türkiye’ye yönelik genel ABD politikasının şekillenmesinde de daha belirleyici hale gelebilir.
Ankara stratejik özerklik arayışında
Washington’daki siyasi güç dengelerinin değişmesi, Türkiye’nin dış politikada alternatif ortaklıklar ve iş birliği mekanizmaları geliştirme arayışını da hızlandırabilir.
Son dönemde Ankara, ABD’nin tutumuna tamamen bağımlı kalmadan hareket alanını genişletmeye çalışarak bölgesel iş birliği mekanizmalarına daha fazla önem veriyor. Bu bağlamda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın katılımıyla şekillenen savunma iş birliği, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) çerçevesinde Ankara’nın artan etkinliği, ayrıca Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’de kendi girişimlerini hayata geçirme çabaları önem taşıyor.
Ancak stratejik özerklik arayışı, Türkiye’nin ABD ile savunma ve siyasi iş birliğinin yerini kolaylıkla doldurabileceği anlamına gelmiyor. Washington, özellikle NATO çerçevesinde Ankara’nın önemli ortaklarından biri olmayı sürdürürken, Amerikan teknolojilerine ve savunma sanayii ürünlerine olan bağımlılık Türkiye’nin manevra alanını sınırlıyor.
Dolayısıyla Kongre’de Demokratların kontrolü ele geçirmesi, Ankara’yı aynı anda iki yönde hareket etmeye yöneltebilir: Trump ile doğrudan siyasi ilişkilerini korumak ve dış politikadaki alternatiflerini çeşitlendirmek.
Kişisel diplomasi tek başına yeterli olmayacak
ABD’de yaşanan siyasi değişim, Türk-Amerikan ilişkilerinin kaçınılmaz olarak bir çatışma sürecine girdiği anlamına gelmiyor. Trump ve Erdoğan, Ukrayna savaşının çözümünden Orta Doğu’daki gelişmelere kadar birçok bölgesel konuda iş birliğini sürdürebilir. Her iki ülke açısından da NATO çerçevesindeki iş birliğinin korunması stratejik önem taşımaya devam ediyor.
Ancak ilişkilerin bundan sonraki seyri yalnızca iki cumhurbaşkanının siyasi iradesine değil, aynı zamanda ABD Kongresindeki direncin ne ölçüde aşılabileceğine de bağlı olacak.
Bu noktada siyasi açıklamalar ile bunların hayata geçirilmesini sağlayacak hukuki mekanizmalar arasında ayrım yapmak gerekiyor. Trump, Türkiye’nin F-35 programına yeniden dahil olması veya CAATSA yaptırımlarının kaldırılması konusunda olumlu bir tutum sergileyebilir. Ancak bu konuların çözüme kavuşturulması, daha geniş kapsamlı bir kurumsal uzlaşıyı gerektiriyor.
Dolayısıyla önümüzdeki iki yıl boyunca Ankara’nın karşı karşıya kalacağı temel zorluk, Trump ile diyaloğu sürdürmekten ziyade bu diyaloğu somut sonuçlara dönüştürmek olacak. Beyaz Saray’ın Kongredeki direnci aşamaması durumunda, Erdoğan-Trump arasındaki kişisel ilişki ikili ilişkilerin siyasi düzeyde korunmasını sağlayabilir ancak Ankara açısından önem taşıyan savunma ve strateji alanlarındaki sorunların çözümünü garanti edemez.
Kaynak: Ermeni Haber




