Türkiye’de AKP’nin 2002’de iktidara gelişiyle başlayan dönem, medya açısından tek renkli bir tablo sunmadı. Özellikle ilk yıllarda Avrupa Birliği reform süreci, askerî vesayetin geriletilmesi ve ekonomik büyüme söylemi, görece daha çoğulcu bir medya ortamı yarattı. Ancak bu tablo hiçbir zaman “tam özgürlük” anlamına gelmedi. 2010’lara doğru siyasi kutuplaşmanın artması, hükümet–medya gerilimleri, bazı gazetecilere açılan davalar ve büyük medya gruplarına yönelik ekonomik baskılar, basın özgürlüğü alanında ciddi tartışmalara yol açtı.
Yine de 2016’ya kadar Türkiye’de ana akım medya içinde farklı çizgilerin varlığı hissediliyordu. Ulusal gazetelerde ve televizyon kanallarında hükümete mesafeli yayın yapan güçlü gruplar mevcuttu. Eleştirel köşe yazıları, tartışma programları ve araştırma dosyaları ana akımın parçasıydı. Medya üzerindeki baskılar daha çok kriz dönemlerinde yoğunlaşıyor, ancak sistem bütünüyle tek sesli bir yapıya dönüşmemişti.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi ise bu dengede belirgin bir kırılma yarattı. Darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal ve çıkarılan KHK’lar (Kanun Hükmünde Kararname) çerçevesinde çok sayıda medya kuruluşu kapatıldı, gazeteciler gözaltına alındı ya da tutuklandı, binlerce medya çalışanı işini kaybetti. Bu süreçte yalnızca darbe girişimiyle bağlantılı olduğu iddia edilen yapılar değil; Kürt medyası, sol yayın organları ve farklı muhalif çizgiler de kapsamlı bir tasfiye dalgasından etkilendi.
2016 sonrası dönemi önceki yıllardan ayıran temel unsur, baskının daha kurumsal ve kalıcı bir zemine oturmasıdır. Önceki dönemde siyasi gerilimler ve davalar üzerinden şekillenen baskı, bu dönemde hem hukuki hem de ekonomik araçlarla eş zamanlı olarak uygulanmaya başladı. Güvenlik ve kamu düzeni vurgusu, medya politikasının ana çerçevesi haline geldi.
Bu dönüşümün en belirgin boyutlarından biri medya sahipliği alanında yaşandı. 2018’de Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinin el değiştirmesi, ana akım medya yapısında ciddi bir değişime yol açtı. Bu satıştan sonra yüksek erişime sahip televizyon kanalları ve gazetelerin büyük kısmı hükümete yakın iş çevrelerinin kontrolüne geçti. Bu durum doğrudan bir talimat mekanizmasından ziyade, editoryal risk alma kapasitesinin daralmasına neden oldu. Eleştirel yayın yapmanın mali ve hukuki maliyeti arttıkça, ana akımda daha temkinli ve iktidarla uyumlu bir çizgi güç kazandı.
Muhalif gazetelerin ve haber sitelerinin azalması da yalnızca kapatmalarla açıklanamaz. Kamu ilanlarının dağıtımı, düzenleyici kurumların verdiği para cezaları, yayın durdurma kararları ve lisans süreçleri gibi araçlar, özellikle eleştirel medya için önemli bir baskı unsuru haline geldi. Finansal sürdürülebilirlik zayıfladıkça bazı gazeteler basılı yayına son verdi, bazıları dijitale geçti, bazıları ise tamamen kapandı. Kalanlar ise daha sınırlı imkânlarla, daha dar bir erişim alanında faaliyet göstermeye başladı.
Dijital alan da bu dönüşümün dışında kalmadı. Sosyal medya platformlarına yönelik yasal düzenlemeler, temsilci bulundurma ve içerik kaldırma yükümlülükleri getirdi. 2022’de kabul edilen ve kamuoyunda “dezenformasyon yasası” olarak bilinen düzenleme, yanlış bilgi yayma suçunu ceza kapsamına aldı. Hükümet bu düzenlemeleri kamu düzenini ve toplumsal istikrarı koruma amacıyla savunurken, eleştirel çevreler muğlak ifadelerin gazetecilik faaliyetini riske açık hale getirdiğini ileri sürdü.
Uluslararası basın özgürlüğü endeksleri de 2016 sonrasında Türkiye’nin sıralamasında belirgin bir gerilemeye işaret ediyor. Bu endeksler zaman zaman metodoloji açısından eleştirilse de, uzun vadeli eğilim Türkiye’de medya alanının daraldığını gösteriyor.
Bugün gelinen noktada Türkiye’de tamamen muhalif seslerin ortadan kalktığını söylemek doğru değildir. İnternet siteleri, YouTube kanalları, podcast’ler ve bazı gazeteler hâlâ eleştirel yayın yapmaktadır. Ancak ana akımın büyük kısmının hükümet politikalarına daha yakın bir yayın çizgisi izlediği gözlemlenmektedir. Bu yakınlık her zaman açık destek şeklinde değil; gündem tercihi, haber dili ve belirli konuların geri planda bırakılması biçiminde ortaya çıkmaktadır.
2016 öncesi ve sonrası arasındaki temel fark, basın özgürlüğü üzerindeki baskının yoğunluğundan ziyade yapısal karakteridir. Önceki dönemde gerilimli ama nispeten çok sesli bir medya ortamı varken, 2016 sonrasında güvenlik merkezli yaklaşımın kalıcı hale geldiği ve medya sahipliği ile düzenleyici mekanizmaların daha belirleyici olduğu bir sistem oluşmuştur.
Türkiye’de basın özgürlüğü tartışması, yalnızca yasaklar ya da tutuklamalar üzerinden değil; ekonomik bağımsızlık, sahiplik yapısı, kamu kaynaklarının dağıtımı ve dijital alanın düzenlenmesi gibi çok boyutlu bir çerçevede ele alınmalıdır. Bugünkü tablo, eleştirel gazeteciliğin tamamen ortadan kalktığı değil; ancak daha dar bir alana sıkıştığı ve daha yüksek maliyetle sürdürüldüğü bir yapıya işaret etmektedir.
Önümüzdeki dönemde asıl soru, güvenlik ve kamu düzeni gerekçeleriyle şekillenen mevcut çerçevenin, ifade özgürlüğünü daha güçlü biçimde koruyan ve medya çoğulculuğunu artıran bir dengeye evrilip evrilmeyeceğidir. Türkiye’nin 2016 öncesi ve sonrası karşılaştırması, bu denge arayışının ne kadar kritik olduğunu açık biçimde göstermektedir.
Yazar: Ali Alemdar
Kaynak: Ermeni Haber









